Kömürde çay keyfi
Dayımın köyü bir dağ köyüydü. En yakın bakkal birkaç kilometre uzakta olduğu için de öyle her eksik anında alınamazdı. Sabah kahvaltıların vazgeçilmezi çay da zaman zaman tükenirdi. Çay yoksa süt ya da meyve suyu içelim denilmezdi tabii ki. Böyle durumlarda dayım hemen çözümü bulur, farklı farklı yaprak ve çiçeklerden çaylar demlerdi. Bu çaylardan ben en çok ıhlamur ve defne çayını severdim. Defne, o zamanlar kayalık alanlarda sıkça bulunurdu. Ihlamur ağaçları ise dayımın evinin hemen arkasındaydı. Ağaçlar çok büyük olduğundan ıhlamurları toplamak için dalları budanırdı. Yere düşen dallardan da ıhlamurlar toplanır ve güneşte kurutularak özellikle kışın tüketilirdi.
Bana en ilginç gelen çay ise ayva dalının kavuğundan yapılan çaydı. Dayım ayvanın dalını keser, kabuğunu soyar ve demliğin içinde kaynatırdı. Ayva dalı kabuğundan tavşan kanı denir ya işte öyle bir çay elde ediliyor. İçimi de çok hoş bir çay. Bırakın dalını, meyvesini bile Kanada’da zor bulduğumuzdan zaman zaman aklıma gelen bu çayı bir daha denemek nasip olur mu bilmiyorum. Ayva ile ilgili bir başka bilgi vereyim: Dayımın köyünde bastonlar da ayva dalından yapılırdı. Düzgünce bir ayva dalı kesilir, sonra bu dal ateşin üzerinde dağlanırdı. Bir süre sonra dalın kabuğu hafif kabarır ve kabaran bu kabuklar elle soyulurdu. Sonrasında ortaya oldukça sağlam, kolay kolay kırılmayan, eğilmeyen, kına rengi koyu kırmızı renk almış bastonlar çıkardı.
Köyde yaşayınca doğanın sunduğu nimetlerin nasıl kullanılacağını öğreniyor insan.
Siyah çaya alternatifler bulunan köyde temizlik maddelerinin alternatifleri de hazırdı. Karaağaç yaprağını sabun olarak kullanmak gibi. Karaağaç yapraklarından bir kaç tane kopartır, avucumuzun içinde ovuştururduk. Yapraklardan bir çeşit sıvı çıkardı ve bu sıvı sabun gibi köpürürdü. Ne yalan söyleyeyim, en kaliteli sabunlardan dahi daha iyi temizlerdi.
Demlikler, tencereler ve tavalar ise bildiğimiz kül ile sürtülür parlatılırdı. Hem de öyle parlardılar ki, kıskanç komşuyu çatlatacak cinsten.
***
Dayımın köyünde siyah çayın yanı sıra defneden ayva dalı kabuğuna, ıhlamurdan gül çayına kadar pek çok çay çeşidini en doğal haliyle kullandığım için marketlerde satılan bitki çaylarından fazla zevk almıyorum. Türkiye’den gelmiş olsalar dahi, ne ıhlamuru ıhlamur ne de nanesi nane. Buna rağmen mutfak dolabımda onlarca çeşit çay bulunuyor. Yeşil, safran, nane limon, gül, papatya vs.
Çaya düşkünlüğümü bilen bir arkadaşım Türkiye’den getirmiş olduğu bir semaveri bana hediye etti. Semaver elektrikli değil kömürlü. Semaveri yakmak başlı başına bir dert. Bazen ya semaverin inadı tutuyor ya da benim beceriksizliğim; yakmakta büyük zorluk çekiyorum. İşin içinde kömür olunca duman ve is kaçınılmaz oluyor. Bazen yüzüm gözüm simsiyah oluyor, giysilerime de ağır bir koku siniyor. Sonrasında ben banyoya, giysiler de makineye.
Tüm zorluğuna rağmen havanın elverişli olduğu günlerde semaverimi mutlaka yakıyorum. Kömür ateşinde kaynayan sudan yapılan çayın tadı inanın bir başka oluyor.
Sözkonusu siyah çay olunca asla poşet çay kullanmıyorum. Türkiye’den gelen çaylar da kalitesizler, öğütülmüş olduğu için de çok toz ihtiva ediyorlar. Bu yüzden çay bulanık oluyor. Sri Lanka çaylarından üretilen Ahmad Tea (Special Blend) benim favorim. Bir de demliğe beş on adet karanfil atınca ayrı bir tad ortaya çıkıyor. Karanfilin dinlendirici ve sakinleştirici özelliği de varmış.
Kömürde semaverim olduğunu duyan arkadaşlarım bu aralar beni fazlasıyla arar oldu. Hele Suna sık sık gelip gidiyor bu aralar. Ne zaman telefon etse ilk sözü “Çay hazır mı kız” oluyor. Ne zaman “sen gel yak semaveri” desem bir bahane bulup kaytarıyor. “Az ye de kendine bir çaycı tut” diyeceğim ama kıyamam ben ona. Bizim Suna’yı tek başına çay da kesmiyor. Çayın yanında illa ki kuru incir olacak. Ona yetiştireceğim diye her ay birkaç kilo kuru incir alıyorum desem abartı olmaz. Suna bu, gelince yalnız da gelmez. Kocasını işe, çocukları okula uğurlayan komşularını da alıp geliyor.
Anlayacağınız bizim semaver sayesinde bahçemdem arkadaşlarım eksik olmuyor bu aralar.
Aklımda bir de kömür mangalı almak var. Gerçi Suna gerçeği var; gün aşırı arayıp “mangal hazır mı kız” der mi der!..
PINAR ŞENKAYA
- Bıldırcın sevdalısı bir kızım!
- Ajda, Sezen, Sibel ya da Banu... Hangisi olsun?
- Köy bakkalı kokusu ve Çinli marketler
- Garip sılayı, yiğit halayı, bakır kalayı sever
- Eften püften sütten bir mesele
- El bebek, gül bebek, tüp bebek
- Hayatı renklerdirmek
- İbadet mekânları da erkekler için
- Eskiye mazi derler
- Yöreselden küresele



Yorum gönder