Kendini aramak
Bir gün, Nasreddin Hoca yolun ortasında oraya buraya gidip bir şey aramakta iken bir arkadaşı O’nu görür. “Nasreddin Hoca ne arıyorsun?” diye sorar. Nasreddin Hoca “anahtarımı yitirdim” der. “Vah vah çok kötü. Aramana yardım edeyim.” der arkadaşı ve O da dizlerinin üzerine çökerek aramaya başlar. “Nasreddin Hoca nerede düşürdün anahtarını?” diye sorar ardından. Nasreddin Hoca “evde” der. -“Peki öyleyse ne diye burada arıyorsun?” “Çünkü burası daha aydınlık” diye yanıt verir Nasreddin Hoca.
Siz de yaşamımızda böyle davranmıyor musunuz? Aradığınız her şeyin, dışınızda bir yerde, kolayca bulabildiğiniz o aydınlıkta olduğunu sanıyorsunuz. Oysa aradığınız tüm yanıtlar içinizdedir. Dışardan hiç kimse aradığınız yanıtları size veremez. Yanıtlarınızı yalnız kendiniz bulabilirsiniz. Bunun yanı sıra eğer bavullarınızı toplayıp kendinizden kaçabileceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz demektir. İsterseniz Nepal’e gidip bir dağın tepesine çıkın ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra aynada karşılaşacağınız kişi gene kendinizsiniz. Bütün korkularınız, güçsüzlükleriniz, şaşkınlığınız, yalnızlığınız, sizi siz yapan her şeyinizle birlikte. Artık aradığınız şeyi doğru yerde aramak zamanı gelmiştir. Temel olan şey dışınızda değil içinizdedir ama içerisi karanlıktır. Karanlıkta aramak kolay değildir. Nasıl arayacağımızı da hiç kimse oğretmez. Hayatınız boyunca size kendinizi öğreten kaç kişi oldu? Matematik, sosyal bilgiler öğretilmiştir mutlaka. Bunları öğrenmek mutluluk için yeterli değildir.
Matematik ve sosyal bilgiler öğretilmeden yaşayamaz iken, kendi içinde kendini aramadan yaşanabilir mantığıyla büyüdünüz. Yaşam konusunda, sevgi konusunda ders yoktur. Çok yalnız hissediyorum sınıfı veya dersi yoktur maalesef.
Bir kütüphaneye gidip araştırmaya kalksanız bütün kutsal kitaplarda “yaşamı bulmak istiyorsanız kendi içinize bakmak zorundasınız” yazdığını görürsünüz. Sorulara yanıt arıyorsanız, bunlar dışınızda değil içinizdedir.
Bunun tam tersine bize göre temel olan yaşamımızın büyük bölümünde onun için çalıştığımız bedenimizdir. Bedenimiz için o kadar çok zaman ve para harcıyoruz ki bunun sonucunda dış görünüşümüze hitap eden milyonlarca firmayı zengin ediyoruz. Bu bizi son derece yabancılaştıran bir olgudur.
Bütün bu saçmalıklar gerçekten bıkkınlık veriyor. Sabahları hazırlanmak için yapılanlar ve akşam eve döndükten sonra tam tersi yapılması gerekenler. Oysa beden yalnızca bir araçtır. Temel olanı taşır ama kendisi temel değildir.
Kişinin kendine sorması gereken soru: Kişiliğim gerçekten kendi kişiliğim mi? Yoksa başkalarının bana yakıştırdığı kişilik midir?
Çevremizdeki insanlar, yaşamlarının büyük bir bölümünü bize kim olduğumuzu öğretmekle geçirirler. Bazıları bunu yaptıklarının farkında bile değildir.
Etkileyici unvanları olan kişiler bizi çok etkilerler. Bir tıp doktoru yada doktora derecesinin kişiyi bilge kıldığına inanırız. Tanıdığınız bazı yetersiz olduğunu düşündüğünüz kişiler dahi doktora yapmış iken, buna karşılık tanıdığınız bazı bilge kişilerin kimisi de doktoranın ne olduğunu dahi bilmezler.
Bilgi sahibi olmak bilgelik değildir. Salt öğrenme de bilgelik değildir. Bilgelik bilginin uygulanmasıdır. Bilgelik hiçbir şey bilmediğimizin bilincine varmaktır, “hangi düzeyde olursam olayım henüz işin başındayım” diyebilmektir.
Bazen kendimizi zevk arayışına o kadar çok kaptırırız ki başka şeyler olduğunu unuturuz. Kendimizi mutsuz hissettiğimizde ya bir yatıştırıcı hap alırız yada kendimizi dışarı atar kendimizle baş başa kalmayız. Bizler acı çekmekten korkar ve acıyı istemeyiz. Neşe büyük bir öğretmendir ama şaşkınlık da; Umut büyük bir öğretmendir ama düş kırıklığı da; Yaşam büyük bir öğretmendir ama ölüm de. Bunlardan herhangi birini kendinizden esirgemeniz, yaşamı tam olarak yaşamamanız demektir. Çoğumuz yaşamın ne olduğunu bile bilmiyoruz. Hiç bir şeyin değerini bilmiyoruz. Acıyı da ölümü de anlayamıyoruz. Çocukların ölüm kelimesini duymalarına bile izin vermiyoruz, böylece onların olgunlaşmalarına da engel oluyoruz.
Yaşamlarımızı, kapımızın hemen dışında bizi beklediğine inandığımız kötü yazgıya karşı korumaya çalışmakla geçiriyoruz. Böyle davranarak içinde bulunduğumuz anı yaşamıyoruz. Dün geçip gitmiştir artık, üzerinde hiçbir yapabilirliğiniz yoktur. İyi bir şeydir bu çünkü sizi şu ana getirmiştir. Başkaları ne söylerse söylesin, bulunmaya değer bir yerdir burası. Artık dün konusunda yapılabilecek hiç bir şey yoktur, o artık güncel değildir. Yarın ise sadece güzel bir düştür. Yarını düşlemek güzeldir ama o da yaşanılan an değildir. Zamanınızı yarını ve dünü düşlemekle geçirirseniz, tam şu anda kendinizde olanları göremezsiniz. Asıl gerçek budur, şu anı yaşamaktır.
Dün için ağlamakla zaman harcamayın; dün geçip gitmiştir artık geçmişinizi bağışlayın, sizi geçmişte üzen kişileri de bağışlayın, yaşamınızın geri kalanını suçlu aramakla geçirmeyin. Anne babaların yaptığı hataların hesabından da vazgeçin. Onlar bildikleri ve yapabilecekleri en iyi şeyi yaptılar sizin için. Hiç kimse çocuğunu yetiştirirken onu ileride üzmeyi amaçlamamıştır.
Kendinize de sarılın, özel olduğunuzu benzersiz olduğunuzu dünyada tek olduğunuzu kabul edin. Kucaklayın kendinizi. Zamanınızı yakınmakla geçirmeyin, kusursuz olmamanızı bağışlayın, kendi yaşamınızın sorumluluğunu kabullenin.



Yaşadıklarımızda suçlu arayarak ve geçmişe bakarak çok zaman kaybediyoruz.
Yazılarınızı takip ediyorum.
Teşekkürler, Sevgiler.
Yorum gönder