Anasayfa | YAZARLAR | EMRAH ŞAHİN | DepremSizsiniz

DepremSizsiniz

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font

Sakarya ve şimdi Van. Matem bir anda günah keçisi avına dönüştü. Kim suçlu? Malzemeden çalan müteahhit mi, evine ruhsatsız kat çıkan vatandaş mı? Yoksa mekanını genişletmek için kolonları indiren oto galerici mi? Elbette hepsi. Ama aslında hepimiz! Anadolu fi tarihinden beri bir deprem coğrafyasıdır. Hemen her yerde deprem oldu olacak. İşte bu gerçeği unuttuğumuz için suçluyuz.
Tarihe bakıyorum, on altıncı yüzyıldan beri zelzele kayıtları tutuyoruz. 1509 yılı Eylül ayında İstanbul şehrini mahveden bir deprem var mesela, “Küçük Kıyamet” deniyor. Dehşet ve hasar o derece. Padişah namına devrini yazan (vakanüvis) Rûhî’nin tarihi ve diğer kaynaklar anlatıyor. Binden fazla hane çöküyor, beş bin kişi ölüyor, ahali mağdur oluyor. Doğal afetler, tanrının cezasıdır diye düşünmek çok yanlış. Bir, bu bir Bizans inanışıdır ve bize yakışmaz. Bizde deprem, kıyametvari bir dehşettir, ilahî bir imtihandır. Her zaman günahların bedelinin ödendiği bir olay değil. İki, deprem tarihimize bakalım. Bizde genellikle kefereden çok kitap ehli zarar gördü.
1509 depreminde camiler tahrip olur ve yüzden fazlası yıkılır. Fatih Camisi’ndeki hasar çok vahim. 4 büyük kolon çatlar, kubbe şirazeden çıkar ve demir kirişler eğilir. Cami sokağındaki pazardan ekmek yiyen esnafın dükkanı tarumar olur. Bayezid Camisi’ndeki durum daha vahim. Kubbe çöker ve minare yere düşer, paramparça olur. Ayasofya’ya fethin mirası dikilen minare bile devrilir! 
Haybeye Küçük Kıyamet dememişler. Yer, ağırlıklarını dışa atıp çıkarıyor; dedelerimiz, buna ne oluyor diyor. Konstantin Duvarı’nın son kalıntısı İsa Kapısı yıkılıyor. Yedikule’den Eğrikapı’ya bütün surlar yerle bir oluyor. Topkapı Sarayı’nda Dilsiz Kapı ve Kayıklar Kapı’da delikler, Galata Kulesi’nde çatlaklar oluşuyor. Hakikati tahayyül edin: zemin yarılıyor, yükselen deniz suyu Galata’dan şehrin içine nüfus ediyor.
Tekirdağ’dan Bursa’ya herkes dehşette, hasar büyük. Surlar, camiler, hanlar, hamamlar... askeri, ticari ve sosyal yapıların tamamı tahrip oluyor. Çorlu’da halk o derece dehşete kapılıyor ki kış şiddetleninceye kadar iki ay boyunca sokaklarda sabahlıyor.
Matem kısa sürüyor; günah keçisi aramak yerine nefes almaya devam eden herkes seferber oluyor. 65,000 insan şehri inşa ediyor. 3,000 ustanın elinde depremzede İstanbul, yeniden yapılıyor. T.C. vatandaşı Sakarya Depremi’nden sonra artan vergilerden, ÖTV’den şikayet ediyor bügun. Atamız şikayet etmemiş. Depremden sonra tamir ve inşaat masraflarını karşılamak için Sultan II. Bayezid’in saldığı vergileri bilâ-istisna ödemiş.
Deprem, Osmanlı bilinçaltına dört yüzyıl önce kazınıyor demek. Zemin etütleri yapılıyor, artık inşaatlarda taş yerine ahşap kullanılıyor, yer-gazını absorbe etmek için deprem kuyuları açılıyor. Daha önemlisi, depremden haberdar yeni bir mimar nesli yetişiyor. Geleceğin mimarı bir delikanlı genç Mimar Sinan örneğin. 1509 depreminden bir kaç yıl sonra yeniçeriye katılıyor. Eserleri estetik olduğu kadar oturaklıdır. Zelzelenin tahrip gücünün farkında adam çünkü.
Önlem almak depremin hasarını azaltır ama dehşetini hafifletmez. Yani depremin dehşeti, Anadolu insanın üzerinde ezelden ebede taşıyacağı bir duygu olmalı. Maalesef bu duyguyu bilemedik, özümseyemedik, dolayısıyla da bizi gayretlendirecek bir güce de dönüştüremedik. Japon yaptı!
İmparatorluğun son yüzyıllarında deprem haberlerine sıkça rastlıyoruz. İstanbul’dan kalkıp doğuya gidelim. 18 Temmuz 1784 Çarşamba gecesi saat 11:17’de Doğu Anadolu sarsılıyor. O sırada Müfettiş Ali Ağa, görev için Erzurum’da ve depremi kaydediyor. Erzurum şehrine geldim diyor. İki gün önce vuku bulan deprem çok şiddetli olmuş. Bütün şehir zir u zeber! Sadece bir hamam ve Büyük Cami ayakta, bütün binalar yıkılmış. Erzurum valisi ve erkanı ölmüş, defin işlemleri başlamış. Eşkiyalar şehri basmış, ahalinin malını yağmalıyor. Artçı şoklar devam ediyor. Lakin büyük depremden sonra kaybedecek bir şey kalmamış ki.
Deprem 7 ila 8 dakika sürmüş. Doğu Anadolu’da evler çökmüş, ocaklar sönmüş. Ertesi gün öğle vakti şiddetli bir deprem daha olmuş (o zaman anlaşılan, Erzurum vilayetinde zincirleme depremler oluyor). Yöredeki köyler, kasabalar ve Van’daki yerleşim merkezleri zarar görmüş. Malını mülkünü kaybeden ahali, devletten geçici vergi muafiyeti istemiş. Bir kaç yıl içinde Doğu Anadolu’nun istikrarlı bir şekile yeniden imar edildiğini öğreniyoruz belgelerden.
Dikkate şayandır, Osmanlı Kuran’dan ilhamla kıyamet diye tarif ediyor depremi. Zelzele süresindeki ayetlerden. “Yer şiddetli sarsıntıyla sarsıldığı, yer ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı, ve insan buna ne oluyor dediği zaman, o gün yer haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin ona vahyetmiştir, o gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye bölük bölük fırlayıp çıkarlar, artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür, artık kim zerre ağırlığınca kötülük işlerse onu görür.”
Dikkat edelim: atalarımızın kıyamet olarak adlandırdığı depremle günahlar arasında paralel bir ilişki yok bu surede. Burada deprem, kıyamete delalet eden bir olaydır ama beşerin bedelini ödediği bir doğal afet değildir. Afrika’da kuraklık, Amerika’da kasırga, Kanada’da soğuk, Anadolu’da deprem... Depremi ve diğer afetleri anlamaya davet ediyorum Bizi. Önlem alalım ve insanlara kefen biçmeyi bırakalım. İstanbul’un yaşayacağı ikinci bir Küçük Kıyametten korkuyorum. Deprem yüzünden değil kendimizden endişeleniyorum. Zira yıkıma davetiye çıkaran da, sonra canı yanan da biziz. Deprem Biziz.

Not: Mine Kırıkkanat’ın kaleminden Bir Gün Gece (Epsilon 2005) isimli müthiş romanı tavsiye ediyorum.

Yorum beslemesine abone olun Yorumlar (0 gönderilen)

toplam: | gösteriliyor:

Yorum gönder

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

Captcha
  • Arkadaşına gönder Arkadaşına gönder
  • Sayfayı yazdır Sayfayı yazdır
  • Düz metin Düz metin

Tagged as:

Bu yazı için etiket yok

Bu yazıyı oyla

5.00