Anasayfa | YAZARLAR | EMRAH ŞAHİN | Türk-Amerikan münasebetinin unutulan sayfaları

Türk-Amerikan münasebetinin unutulan sayfaları

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font

Geçen yüzyıl Amerikan yüzyılıdır. Özellikle 1940’lardan sonra bizim devletimiz de Amerika Birleşik Devletleri’ne bel bağlar ve destek talep eder. Osmanlı mirası “güçler dengesi” siyaseti, yerini Amerika ve yandaşlarına bırakır. Türk halkı emperyalizm ve diğer –izmler aleyhinde sokaklara döküledursun, dünya artık Amerikan dolarıyla döner. Halbuki bu değişimin arifesinde uluslararası siyasette aynı aktörler yer alır ama rolleri farklıdır. O devrin olaylarına bakarak şunu iddia edebiliriz: Osmanlı ve Amerika münasebeti eski düzenin bir parçasıdır ve Amerika ile münasebet, Osmanlı idaresinin ve halkının menfaatine hizmet eder. Etmezse de kesilir! Burada bu münasebetin başarısız olduğu için anlatılmayan ve unutulan taraflarından bahsedelim.
Amerika’nın Ortadoğu’ya ilgisi eskiye dayanır. Jefferson’ın Amerika için öngördüğü “müstakbel kader,” Jackson’ın “ulusal çıkarcılığı” ve Hamilton’ın “her şeyden evvel ticari muvafakat” ilkesi, dedelerimizin dünya görüşüne terstir. Ne var ki Amerika, Rusya dahil kirli ve şerefsiz Avrupa siyasetine karşı tek çıkar yoldur.
Amerikan tüccarı Akdeniz’e ve oradan Karadeniz’e yelken açmak ister. Amerika hükümeti bunun için Cezayir, Trablus ve Tunus anlaşmalarını takiben İstanbul’un yolunu tutar ve Devlet Kapısı’nı (Bab-ı Ali) çalar. Osmanlı, Pilos Körfezi’nde bulunan Navarino’da donanmasını kaybetmiştir. Haliyle Amerika delegesini memnuniyetle kabul eder. Zira II. Mahmut’un siparişi Amerikan korveti (Chevrolet Corvette değil! Küçük torpido gemisi) kalitedir. Yani Amerika, Osmanlı donanmasını tanzim edebilir. İşte bu ihtimal, Amerika ile bir anlaşmaya zemin hazırlar (1830). Şimdi “en ziyade müsaadeye mazhar devlet” iltifatını alan Amerika başkenti Washington’da bir Osmanlı elçisi vazife alacaktır. Amerika ve Osmanlı kara sularında iki devletin tüccarı serbestçe seyahat edecek, iş görecektir. Anlaşmanın şartları adil görünse de adil değildir. Lanet olsun, Avrupa düveline  verdiğimiz kapitülasyonlar gibidir aslında. Osmanlı işadamında Atlantik seferine çıkacak imkan ve lisan nerede! Belki bu yüzden bizim Washington elçiliği yıllar sonra açılır. Nitekim atamızın tek çıkarı, donanmanın Amerika sayesinde yeniden inşası “ihtimali” olarak kalır.
Üstüne üstlük anlaşma 1862’de, Amerikan tüccarına ilave bir kıyak yapılarak yenilenir ve bunların verdiği gümrük vergisi %3’ten %1’e düşer. Kısaca şunu demeye getiriyoruz: Gel kardeşim rahat rahat al-sat! 93 Harbi’nde (1877-78) Ruslara karşı kullanılan silah ve mühimmatı bu tüccarlar getirir. Kimse bilmez. Kaybedilen bir savaşta kullanılan silahtan kime ne? Hele tarihçilerimiz, o dönemde patlayan Mısır krizi zamanında haybeye ama muhlisane mekik diplomasisi dokuyan Amerikan elçisi Lewis Wallace’ı hatırlamazken. Hatırlatayalım...
1870’lerde Mısır buhrandadır. Borç deryasında ekonomisi dibe vurur, müflis. İlla ki borcunu öde diyen İngiltere, valimiz İsmail Paşa’dan iltimas alıp idare ve maliyenin başına adamlarını koyar. Paşanın militarize olmuş yönetimini ıskartaya alarak bazı komutanları emekli eder (2,500 subay metazori tekayud olur!) Albay Urabi Paşa şiddetle itiraz eder. 1879’da apoletleri sökülen subayları İsmail Paşa’ya karşı örgütler. Osmanlı Hükümeti, çareyi paşayı azledip Tevfik Paşa’yı vazifelendirmekte bulur. Urabi, tatmin olsun diye Askeri Nizam Komisyonu’nun başına geçirilir.
Urabi’nin gözü doymaz ve “Mısır Mısırlılarındır” diye saçmalayarak ortalığı velveleye verir. Avrupalı da, “borcu alırken iyiydi de geri öderken mi kötü” diye veryansın eder. Osmanlıdan askeri müdahelede bulunmasını ister. Fakat asıl mevzu, Urabi’nin tepeye çıkma arzusu ve İngiltere’nin adadaki hesaplarının Ordadoğu çarsısına uymamasıdır. Ecnebi müdahele isterken ve Urabi’ye rağmen Sultan II. Abdülhamid, halifeye yakışır bir tavırla Müslümanın Müslümanla savaşmayacağını ifade eder. Bunun üzerine, İngiliz ve yancısı Fransız donanması İskenderiye’yi kuşatır (1887). Bu şovla beraber İstanbul’da konferansa “teşrif” eden İngiliz delegesi, büyük devletlerin haricinde (İngiltere ve Fransa) hiç bir gücün Mısır’a karışmaması için bir nota verir. Sultan için tek umut Amerika desteğidir. Amerikan elçisi Wallace’a “siz en azından hazinemi talan etmeye çalışmıyorsunuz” diyerek Urabi krizinde Amerika’nın arabulucu olmasını talep eder. Durum vahimdir, yılan olsa sarılacak kadar.
Wallace tam yetki verilmesini ve yetkisinin Avrupa nezdinde tanınmasını şart koşar. Osmanlı mutabıktır ve Wallace işbaşı yapar. Ancak İngiliz atı çoktan Üsküdar’ı geçmiştir ve bunu İstanbuldakiler, Wallace İngiliz elçisi Lord Dufferin’le görüşünce anlar. Sultan II. Abdulhamit’in bilek gücüyle Urabi’yi bastırmak şöyle dursun, ona kol kanat germesi İngilize ağır gelmiştir anlaşılan. Elbette alacakları tahsil de iyi bir mazeret olur. Wallace’tan gelen havadis bu yöndedir ve İngiliz donanması, Amiral Seymour’un emriyle 11 Haziran 1882 sabahı saat 4’te İskenderiye’yi bombalamaya hazırlanır.
Sultan zaman ister. Mısır’a askeri müdaheleyi düşünecektir ve dolayısıyla İngilizlerin Mısır seferini ertelemesini istirham eder. Wallace bunu nakledince Dufferin, her şeyin tastamam olduğunu ve geriye beklemekten başka bir şeyin kalmadığını nakleder. Geri sayım başlar. Osmanlı Hükümeti son bir defa İngiliz diplomatına gönderir Wallace’ı. Askeri müdahele için “tezkere” çıkar ama nafile. Seymour emri vermiş ve İskenderiye İngliz bombalarına hedef olmuştur. İskenderiye 15 Temmuz’da düşer.
Wallace, Osmanlı Sultanına askeri müdahelenin şart olduğunu beyan etmiştir. Sultan bunun tabi farkındadır fakat Amerika aracılığıyla diplomatik çözüm peşindedir. Neticede Osmanlı-Amerika diplomatik işbirliği, şerefsizliği müseccel Avrupa siyasetine yenik düşer ve bu yenilginin bedeli pahalıya mal olur. 5 Eylül 1882’de İngiliz postalı Mısır topraklarını arşınlamaya başlar. Osmanlı’nın bağımsız Mısır hayali, Amerika desteğine ve Abdülhamid’in iyi niyetine rağmen sukuta uğrar, hakikaten hayal olur. Kanımızca Washington erkânı, uluslararası münasebetinin böylece unutulan sayfalarını etraflıca tetkik etmektedir; Kanada gurbetçisinden Ankara’ya atfolunur.


Not: Daha fazlası için Çağrı Erhan ve Nurdan Şafak’ı tavsiye ederiz.

Yorum beslemesine abone olun Yorumlar (0 gönderilen)

toplam: | gösteriliyor:

Yorum gönder

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

Captcha
  • Arkadaşına gönder Arkadaşına gönder
  • Sayfayı yazdır Sayfayı yazdır
  • Düz metin Düz metin

Tagged as:

Bu yazı için etiket yok

Bu yazıyı oyla

5.00