Plaza de Toros
Leon hiçbir özellik taşımayan bir sanayi şehri. Doğruca Plaza de Toros’a, yani Boğa Güreşlerinin yapıldığı arenaya gittik.
HALİT ANGINER/CANADATÜRK
Çift gidiş ve çift gelişli yolda gidiyoruz. Yolun her iki tarafı, her biri birer akasya ağacı büyüklüğünde kaktüslerle dolu.
Kollarını kaldırmış, araçlara yol veren trafik polisleri gibi duruyorlar yolun sağ ve solunda. Tepeler çıplak. Tek bitki örtüsü yer yer topraktan nasılsa çıkabilmiş kısa otlar ve trafik polisleri, yani kaktüsler.
Ara ara tahta ve çamurdan yapılmış evlerin yanından geçiyoruz. Evin bahçesinin sınırları duvar yerine ekilmiş kaktüslerle örülmüş. Bahçelerin içerisinede bizim kaynana dili dediğimiz kaktüsler ekilmiş.
Kaktüs hem insanların hem de hayvanların yiyeceği. Büyük, kasatura benzeri bıçaklarla dikenleri temizleniyor ve salatası, yemeği yapılıyor. Hayvanlara yem olarak da kullanılıyor.
Yolda bizden başka ne gelen var ne giden. Yolda niye hiç aracın olmadığını, şoförümüz ve aynı zamanda kılavuzumuz olan Juan’a soruyorum.
Yolun paralı olduğunu söylüyor Juan. Şoförler yola para ödememek için daha uzun olan eski yolu kullanıyorlarmış. Juan “insanlarda para yok”, diyor. Benzin Meksika’da bir hayli ucuz. Yol parası vermektense yolu uzatmayı tercih ediyorlarmış.
Birkaç yıl sonra aynı yoldan geçtiğimde trafik bir hayli yoğundu. Demek geçen zaman içerisinde insanlar paralanmışlar.
Juan, Kaliforniya’da bir çiftlikte çalışmış uzun yıllar. Misafiri olduğumuz Oscar’ın kız kardeşi ile evli, yani eniştesi oluyor.
Juan cebinden bir yığın kaset çıkarıyor: “Ah” diyor, “ben Ranchero’lara bayılırım. Hele hele Vicente Fernandez’e“. Fernandez Meksika’nın İbrahim Tatlıses’i. Yol boyunca bol bol Ranchero müziği ve Vicente Fernandez dinliyoruz.
Bu Leon’a gitme olayı bir afiş görmemle başladı. Duvarlara boğa güreşi afişleri yapıştırılmıştı. Çok güzel afişlerdi. Bir afiş alabilirmiyiz diye belediyeye gittik.
Dönerken koltuğumun altında, her biri diğerinden güzel, 20 kadar afiş vardı. İyi niyetli bir memur üşenmemiş ve depolarındaki, eski yıllardan kalma afişlerden birer tane bulup getirmişti.
Eve gelince afişleri açtım. Harikaydılar. Oscar’la, hem afişlere bakıyor, hem de boğaları, Matadorları, Boğa Güreşlerini konuşuyorduk.
Oscar Boğa Güreşi izleyip izlemediğimi sordu. İzlememiştim. Romanlarda okumuş, filmlerde görmüştüm yalnızca.
Leon şehrindeki Feria’da (festival) o hafta Boğa Güreşleri olduğunu, istersek gidebileceğimizi söyledi. Tereddüt ettim. Hem yol uzundu, hem yüreğim kaldırabilir miydi?
Oscar ısrar etti: Leon’da yapılan boğa güreşleri pek meşhurmuş, mutlaka görmeliymişiz. Tereddütlüydüm ama, bu kadar ısrardan sonra, bir boğa güreşi izleme merakı doğmadı değil.
Oscar’ın kardeşi Javier, bir veteriner. Dövüş boğaları yetiştirilen bir çiftlikte çalışıyor. Bizi arabasıyla aldı. Tozlu yollardan, meyve bahçelerinin arasından geçerek çiftliğe götürdü.
Boğalar nasıl yetiştiriliyor onu görecektik. Javier, diğer kardeşleri gibi - 6 kardeşler - anlatmayı çok seviyordu. Birkaç saatlik çiftlik ziyaretimizde de hiç durmadan konuştu.
Bir boğanın doğumundan, dövüşmek için arenaya çıkışına kadar, bir yığın detay öğrendik.
Boğalar bebekliklerinden itibaren serbest bırakıldıkları kırlarda büyüyüp, serpiliyorlar. Zamanı gelince atlı kovboylar onları uzun sırıklarla kovalayarak rahatsız ediyorlar.
Kovboylara karşı koyan asi, kavgacı, saldırgan boğalar seçilerek sürüden ayrılıyor. Diğerleri, yani direnmeyip kuzu gibi hemen boyun eğenler ise, doğru kesimhaneye gönderiliyorlarmış.
Kıssadan hisse: “Etliye sütlüye karışmadan boyun eğmek her zaman hayırlı sonuç getirmeyebilir”miş!
Sonrasında seçilen asi boğalar her istediklerini yapmakta özgür bırakılıyor ve gayet iyi şekilde besleniyorlarmış. Feria zamanı, yani festival zamanları yaklaşınca özel diyetle kilo almaları sağlanıyormuş.
Arenaya çıkarılan boğaların ağırlıkları yarım tonu bulabilirmiş. Büyük bir hızla, bir otomobil hızıyla hareket edebilirlermiş.
Boğa bu hız ve ağırlıkla vurduğu her şeyi devirebilirmiş. Bir ağacı kökleyebilir, boynuzlarını ustalıkla kullanarak, müthiş bir isabetle bir zeytini tanesini delebilir, duvarda duran bir sineği ezebilirmiş.
Bir kedi kadar çevik, aslan kadar yürekli bir savaşçıymış.
Boğa’yı öğrendikçe merakım artıyordu. Merakım arttıkça içimde ona karşı doğan saygı da çoğalıyordu.
Yola çıkacağımız sabah, Oscar bizimle gelemiyeceğini söyledi: İzlemeye dayanamazmış. “ Peki, bize niye ısrar ettin?”
Oscar, “ Büyük bir şölen bu. Mutlaka görmelisiniz! Juan sizi götürecek ” dedi.
“ Oscar Boğa Güreşini bir kere izledi. Bir daha gitmedi. Kan görmeye dayanamıyor ”, dedi Martha
Yola, Oscar’sız çıktık. Leon hiçbir özellik taşımayan bir sanayi şehri. Doğruca Plaza de Toros’a, yani Boğa Güreşlerinin yapıldığı arenaya gittik.
Arena, futbol sahasında olduğu gibi 360 derece tribünlerle çepeçevre sarılmış, zemini toprak, üstü açık yuvarlak bir anfi tiyatro şeklindeydi. Trübünlerin önünde, sahaya çıkacakların sıralarını bekledikleri tahta perdeli bir bölüm bulunuyordu.
Tribünlerde ise bir orkestra yeri ve hakem heyetinin bulunduğu kısım yer alıyordu. Diğer yerler izleyiciler için ayrılmıştı.
Plaza de Toros, boğa meydanı anlamına geliyor. Yuvarlak yapının çevresi yiyecek, içecek ve hediyelik eşya satıcıları ile doluydu.
Güneşten korunmak için birer kovboy şapkası satın aldık. Yanımıza sokulan bir adam İspanyolca bir şeyler söylüyor, Juan adama tepki gösteriyor ve göğsünden itiyordu.
Adam karaborsa bilet satıcısıymış ve fahiş fiyat istemiş. Makûl fiyat öneren bir başka karaborsacıdan bilet alıp Plaza de Toros’a girdik. Bilette yazılı olan yerlerimizi bulup oturduk.
Orkestra, arasında Carmen operasından Matador’un şarkısı, bir zamanlar Türkçesi dillerden düşmeyen El Cordobes’in de bulunduğu, çoğu hareketli, tanıdık parçalar çalıyor, tribünler coşkulu müziğe ayaklarını vurarak, ellerini çırparak katılıyorlardı.
Derken başkan kısa bir konuşmayla güreşlerin açılışını yaptı. Ardından görevliler ve dövüşecek olan boğaların yetiştiricileri oymalı, süslü, at arabalarıyla sahaya girerek seyircileri selamladılar.
Sonra renkli giysileri ve ellerinde Banderilla (püsküllerle süslenmiş kısa, ince mızrak) taşıyan Banderillo’lar sahaya girip tur attılar.
İri kıyım Pikadorlar, zırh giydirilmiş atlarının üzerinde, taştan heykeller gibi görünüyorlardı. Onların sahaya girmesiyle seyircilerden protesto sesleri yükseldi.
Pikadorlar, Boğa Güreşi arenalarının sevilmeyenleri. Alabildiğine acımasız, alabildiğine gaddar bir görünüşleri var.
Güneşin altında pırıl pırıl yanan rengarenk sırmalarla donanmış saten elbiseler içerisindeki gladyatörler, yani matadorlar artistik adımlarla yürüyerek sahaya girince homurdanmakta olan seyirciler, Pikadorları unutup, çılgınca onları alkışlamaya başladılar.
Matadorlar alkışlar arasında isimleri söylenerek takdim edildiler ve böylece geçit töreni tamamlanmış oldu. Ardından sahaya giren hizmetliler bozulan zemini tarayarak düzelttiler.
Ve sessizlik. Kapılar açıldı ve ilk savaşçı boğa arenaya salındı.
Bir ok gibi yaydan boşaldı demek, daha doğru olsa gerek. Çizgi filmlerde burnundan dumanlar püsküren boğalar vardır ya; işte onlar gibi, gerçekten boğanın burnundan dumanlar püskürüyordu.
Yıldırım gibi koşuyor, aniden yerde derin izler bırakıp kayarak duruyor, olduğu yerde dört ayağı ile birlikte havaya sıçrıyor, yeniden çılgın gibi koşmaya başlıyordu.
Sanki tıka basa enerjiyle doldurulmuştu. Sonra sahanın ortasında hızlı hızlı soluyarak durdu etrafı süzmeye başladı. Ara ara, öfkesi burnunda, ön ayağıyla toprağa vuruyordu.
Boğayla dövüşecek olan matadorun yardımcısı olan torerolar, ellerinde renkli satenden muletaları sallayarak boğanın dikkatini ve öfkesini üzerlerine çekmeye çalıştılar.
Öfkeli boğa, bir o toreroyu, bir bu toreroyu kovalıyor ellerindeki muletaları boynuzlamaya çalışıyordu.
Torerolar ve boğa arasındaki bu koşuşturma sırasında, olanları kenardan izleyen matador, boğanın davranışları, nasıl koşturduğu, nasıl boynuz vurduğu hakkında bilgi edinir, az sonra savaşacağı rakibinin, güçlü olduğu yönlerini ve zaaflarını öğrenirmiş.
Bu çok önemli. Çünkü boynuzun sivri ve güçlü ucuyla, matadorun kasığındaki ana damar arasındaki mesafe, çoğu zaman, yaşamla ölüm arasındaki perdenin kalınlığından fazla değildir.
Rakibin boynunu bir kaç milim sağa veya sola eğmesi boynuzun dokunduğu damarları kopartmasıyla sonuçlanabilir.
Boğa, toreroların her yandan gelen çağrışları ve kıpır kıpır dalgalanan muletalar arasında çılgına dönmüş koşarken, matador boğanın gücünü bizzat denemek için ona doğru ilerliyor.
Gelecek yazı: İki savaşçı er meydanında karşı karşıya geliyorlar.



Yorum gönder