AMASRA: Çeşmi Cihan
(Fatih Sultan Mehmet Amasra’yı Bakacak tepesinden ilk gördüğünde “Lala, çeşmi cihan bu mu ola?” der.
Çarşının içinde bizimkileri kaybettim. Nasılsa bir yerlerden çıkarlar diyerek etrafa bakınıyorum. Temiz yüzlü bir hanım, kapı önünde oturmuş, nakış işliyor.
Selam verip işlediklerine bakıyorum. Laflıyoruz, soruyor:
- İlk defa mı geliyorsunuz, Amasra’ya?
Yok, diyorum, daha önce de gelmiştim.
Sonra anlatıyorum: İlk gelişimde öğrenciydim. Yıkılan kale duvarlarından denize dökülmüş büyük taş bloklarının üzerinden aşarak kırılan köpüklü dalgaları hatırlıyorum.
Bu yüzlerce yıl yaşındaki, her biri bin bir hikayenin şahidi taşlara oturmuş, Karadeniz’e karşı, gazete kağıdına sarılı nevalemi açmış, helva - ekmekten oluşan öğle yemeğimi yemiştim.
Benimle konuşurken bir yandan da nakışına devam eden kadına bir başka olayı anlatıyorum. Kaleyi dolaşırken yedi sekiz yaşlarında bir çocuğa raslamıştım.
Çocuğun olağanüstü güzel, aydınlık yüzü ve büyüleyici gözleri vardı. Fotoğraflarını çekmiştim.
Kadın meraklandı:
-O çocuk kaç yaşlarındaydı?.. Peki şimdi kaç yaşında olabilir?
Bir hesap yaptı hemen, sonra: “O çocuk mutlaka benim kocamdır. Çünkü kocamın gözleri çok güzel..Çok güzel.. Mutlaka kocamdır o..” dedi.
Elindeki işini sandalyesine bıraktı, beklememi söyleyerek içeriye gitti.
Bir zaman sonra elinde duvardan indirdiği belli olan çerçeveli bir fotoğrafla geldi. Bu aile fotoğrafındaki çocuğu işaret ederek:
“İşte kocam ! Fotoğrafını çektiğin çocuğa benziyor mu?”
Hayır benzemiyor! Ama kadının heyecanı ne kadar etkileyici. Kocasını güzelliklerle bütünleştirmesi, fotoğrafı getirirken ki heyecanı, ne kadar olağanüstüydü.
Demek aşk yeşermek için hâlâ engin gönüller bulabiliyor! Ne mutlu onlara. Gönlü aşkla dolu olanlara ..
Sevgin Bey meslekdaşım. İnşaat mühendisi. Ama hacim olarak benim birkaç katım. Yediğini hiç inkâr etmediği ne kadar belli. Kendisine uğradığımızda önünde bir tabak dolusu taze fındık vardı.
Çalışma odasını hemen tamamen kendisi doldurduğundan, güçlükle oturacak yer buluyoruz.
Sevgin Bey tatlı tatlı anlatıyor: Mühendisliğin yanında bir çok işler yapmış. Bulunduğumuz bungalov otelin de sahibi.
Gençlik yıllarında, ilkokulda öğretmeni olan zat, bir arsa alabilmek için kendisinden az bir borç istemiş. Öğretmen sonradan emekli olup Amasra’dan gitmiş.
Yıllar sonra öğretmeni ile Sevgin Bey İstanbul’da karşılaşmışlar. Öğretmen borcunu bir türlü ödeyemediğini, ancak bu dünyadan borçlu gitmek istemediğini söyleyerek, aldığı borçla sahip olduğu arsayı, borcuna karşılık vermeyi önermiş.
Sevgin Beyin oteli işte bu arsa üzerinde. Çarşının göbeğinde ve Amasra kalesinin muhteşem surlarının bitişiğinde.
Sahildeki restorana oturduk. Duvarları restoranı ziyarete gelen ünlü televizyoncu ve gazeteci yemek uzmanlarının, donanmış yemek masalarında çekilmiş fotoğrafları süslüyor.
İlk siparişimiz Amasra’nın ünlü salatası. İnce doğranmış marul, domates, salatalık, biber ve en az 20 çeşit taze yeşillikten yapılan salatanın üzeri havuç ve turp dilimlerinden oyularak yapılan çiçeklerle süsleniyor.
Eskiden, Amasra’nın simgesi olan bu salata, tahta tabaklarda servis edilirmiş. Garsonlar, sağlık açısından artık tahta tabakları kullanmadıklarını anlatıyorlar.
Amasra’ya gelip Mezgit yememek olmaz. Mezgit hamsiden biraz daha büyük bir balık. Ve hepsinin sonunda çatal ve bıçak kullanarak yenen ballı yoğurt.
Hemen karşımızdaki adanın kayalıklarında martılar uçuşuyor. Deniz kıpır kıpır, heyecan dolu. Amasra bir yarımada ile ona köprüyle bağlanan bir ada üzerinde kurulmuş.
Adayı, yapımına ilk çağlarda başlanan, kocaman kesme taş bloklarla inşa edilmiş kale çevreliyor.
Romalılar ve sonra Bizanslılar ve Orta Çağda Amasra’yı ticari koloni yapan Cenovalılar yaşamışlar kalede.
Hepsinin izlerini bulmak mümkün. Ama yüzlerce yıl buralarda hüküm süren Osmanlı Devleti’nden maalesef iz yok.
Çok etkileyici kale kapısından içeri girince iç kalenin duvarlarıyla karşılaşılıyor. Sakin sokaklardan yukarılara doğru yürüyoruz.
Yorulunca ana adadan pek uzak olmayan Tavşan Adası’nı kuş bakışı gören yamaca konmuş banklara oturuyoruz.
Bizim gibi gelmiş bir gurup genç var. Bir rehber güzel ve düzgün cümlelerle onlara Amasra’yı anlatıyor. Amasra’nın tarihini, coğrafyasını, yetiştirdiği kişileri anlatıyor.
Sonra az ilerideki büfenin yanında salınan ağacı göstererek ağacın ağladığını anlatıyor. Zaman zaman, bulutsuz ve yağmursuz havalarda bile ağacın yapraklarından gözyaşları damlarmış.
Hem rehberi dinliyor, hem de Tavşan Adası’na bakıyoruz. Karadeniz şimdi hırçın değil. Bulutların gölgeli griliğine bürünmüş.
Gençler kalkıp gittiler. Rehberse kaldı ve gençlerden kalan çay bardaklarını toplamaya başladı. Meğer ağlayan ağacın altındaki büfenin işleticisiymiş.
İnsanın bulunduğu ortamın farkında olup bilgisini meraklılara aktarması ne kadar güzel.
Adanın tepesinde bir deniz feneri var. Bütün deniz fenerleri gibi beyazlara bürünmüş. Ve bütün deniz fenerleri gibi yapayalnız: Ufukta kaybolan denize bıkmadan uyanık gözleriyle bakan yalnızlık abidesi.
Çıkarken ter döktüğümüz tepeden Amasra’nın kırmızı damlı evlerine bakarak kolayca iniyoruz. Ve inerken insan elinde olmadan, keşke, diye düşünüyor: Keşke bu güzelim adada herşey dünyanın çok yerinde görüldüğü gibi, korunabilseydi de kale duvarları gibi günümüze kadar gelebilseydi.
Tarihten günümüze yerinden kolayca oynatılamayan taşlardan yapılan kale duvarları dışında geçmişin izlerini taşıyan bir yapıtı bulabilmek için kırmızı mumla araştırma yapmak gerekiyor.
Ama biraz geç olsa da eskiyi koruma anlayışı yavaş yavaş yerleşiyor. Tek tük, kıyıda köşede nasılsa kalabilenler koruma altına alınıyor, elden geçiriliyor.
Tabii bu elden geçirme bir bilgi işi. Bazen yenilemeler öyle işinin ehli olmayan kişilerce yapılıyor ki, yapılanlar eğreti yamalar gibi sırıtıyor.
Ve eser öylesine değişiyor ki, hangi çağa ait olduğunu anlamak mümkün olmuyor: Yarısı 400 yıllık olan eserin öteki yarısı 21’inci yüzyıla ait oluyor.
İki adayı birleştiren köprüyü geçip sağ tarafımıza düşen parktaki heykele yürüyoruz. Boyu neredeyse 3 metre olan heykel hayatının baharında dünyaya veda eden müzik sanatçısı Barış Akarsu’yu canlandırıyor.
2007 yılı yazında Türkiye’deydim. Bir akşam TV de haberleri dinlerken genç sanatçının bir kaza sonucu hayatını kaybettiğini öğrenmiştim.
Şimdi heykelin plaketinde adını okurken o geceyi hatırladım. Ve yine o gece çeşitli kanallarda dinlediğim Barış Akarsu şarkılarını.
Bir kasabanın, bağrından çıkardığı bir sanatçı için, böylesine kocaman anıt dikmesi, bu tür alışkanlıkları olmayan ülkede, gerçekten takdir edilecek bir büyük olay.
Tel Kırma diye adlandırılan el işlemelerinin satıldığı bir iş yerindeyiz. Tel Kırma, sehpa, masa, yatak örtüleri gibi eşyaları süsleme amacıyla yapılan bir çeşit el işlemesi.
Seçilen desen, yassı, bakır veya gümüş teller kullanılarak, özel bir iğneyle kumaşa işleniyor. Kumaştan geçirilen tel parmakla bastırılıp kırılarak şekle uydurulduğundan, bu işlemelere tel kırma deniliyor.
Ama asıl hoşuma gidenlerin, pastel renkli iplikler kullanılarak, geleneksel motiflerin işlendiği örtüler olduğunu söylemeliyim.
Çekiciler çarşısında, hediyelik eşya satan dükkanlara tıka basa doldurulmuş binlerce çeşit vırık vıçığı, dükkan sahiplerinin nasıl saydığı, nasıl kâr zarar hesabı yaptığı konusunda çok derin düşüncelere daldığımı fark eden bir dükkan sahibi, bana yardımcı olma ihtiyacını duymuş olmalı ki, kulağıma fısıldadı: Ne sayması, ne hesabı beyim! Kira ve evin masrafı çıkarsa tamam, Allah bereket versin. Hele bi de üç kuruş arttırdık mı, ooo-oh, yeme de yanında yat!
HALİT ANGINER/CANADATÜRK



Yorum gönder