Anasayfa | GEZİ | Kavşak suyu akar çeşmelerinden Bartın’ın

Kavşak suyu akar çeşmelerinden Bartın’ın

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
Kavşak suyu akar çeşmelerinden Bartın’ın

Bartın sokaklarında dolaşıyoruz. Eski evler koruma altına alınmış. Bir çoğu yenilenmiş. Bütün bunlarla birlikte tatlı dilli, konuşkan Bartınlılar güzel bir bütünlük meydana getiriyorlar.

 

 

 

 

HALİT ANGINER/CANADATÜRK


“Bu ne sevgi  ah, bu ne ızdırap

Zavallı kalbim ne kadar harap”

Hüzzam Şarkı, Beste: Abdullah Yüce  Güfte: Hasan Bayrı
 

 

Eniştemle bir kahvehanede oturmuş muhabbet ediyorduk. Masamıza bir beyefendi geldi, enişteme hâl hatır sordu. Eniştem beni tanıştırdı, öğrenci olduğumu, sömestr tatili için Bartın’a geldiğimi anlattı. Beyefendiyi de şöyle tanıttı: Hasan Bayrı, Bartınlı şair.
Sonraki zamanlarda Hasan Bayrı’nın adını, yukarıdaki şarkının sözlerini  yazmış bir güftekâr  olarak radyolarda sürekli duydum.
O günden şöyle bir şey aklımda kaldı: Hava yağmurluydu. Dere taşı döşeli, eğri büğrü sokaklarda yürürken elbiseler sıçrayan çamurlarla kirleniyordu.
Ama Hasan Bayrı’nın ütülü pantolonlarının paçaları tertemizdi. Sanki o yağmura dokunmamış, yağmur da ona dokunmamıştı. Yüzünün temizliği elbiselerine yansımıştı.
Yıllar sonra bir defa daha Bartın sokaklarını yağmurlu bir havada dolaşırken, o kahvehanenin önünde, artık yıldızlarda yaşayan şair Hasan Bayrı’yı hatırladım.
Paçalarıma baktım, şair Bayrı’nınkiler gibiydiler, çamurlu değillerdi. Çünkü Bartın’ın sokakları düzgün taşlarla kaplanmış. Yürürken, düşmemek için hep yere bakmak zorunda kalmıyor artık insan.
Günal Hanım, bir binayı işaret ediyor:  
-Bak Ömer eniştenin ders verdiği okul.
Hayal meyal hatırlıyorum. Rahmetli eniştem ilkokul öğretmeniydi. Bir kaç defa dersine girmiştim. Çocukların derse ilgisinin kaybolduğunu görünce sınıf mümessiline seslenirdi:  
- Cümbüşümü getir.
Cümbüş, kapının yanındaki dolabın içerisinde dururdu. Enişte cümbüşün tellerine dokununca, çocuklar çiftetelli oynamaya başlarlardı: Kimisi kara tahtanın önünde, kimisi kendi sırasında.
Oyun bitince ders yeniden başlardı. Bütün kasaba (O zamanlar Bartın kasabaydı ) böyle müzikle iç içeydi. Buna pek şaşırmıştım.
Akşamları, eniştem cümbüşün tellerine dokunur ve nağmeler ahşap evin pencerelerinden yakın evlerdeki kulaklara ulaşınca, dakikalar geçmeden kapı çalınır, komşular birer ikişer gelir ve salondaki minderlere otururlardı.
Bu oturma, selamlaşma bir dakika sürer sürmezdi. Cümbüşün nağmeleri öyle çekiciydi ki, bu büyülü çağrıya kim dayanabilir! Sehpalar bir yana çekilir ve salondakiler oyun havasına kapılıp oynamaya başlarlardı. Eniştem kulağını cümbüşe eğmiş, mızrabı teller arasında gezinirken, yavaştan başlar, sesini giderek çoğaltırdı:
 

atlı geliyor atlı

altında kilim katlı

benim sevgili yarim

baldan şekerden tatlı

dıv dıv, dıv dıv


Oyun bitince, maden kömürünün güçlü enerjisinin kor haline getirdiği sobanın üzerinde kızaran kestaneleri paylaşırdık.
Ankara’dan Bartın’a giderken, otobüsüm, daracık yolda tıngır mıngır giden tomruk yüklü kağnıların arasından geçerdi.
Otobüsün camına alnımı dayar, camın önünden hızla geçen ve bana balta girmemiş orman gibi görünen ağaçlıkları izlerdim.
Henüz suyu toprağın derinliklerinden alıp çıkaracak güçlü motorlar kullanılmadığından, Anadolu’nun iç bölgeleri, ağaç yönünden bir hayli fakirdi o zamanlar.
Bahar yağmurlarıyla yeşeren tabiat, daha yazın ilk aylarında kavrulur, sapsarı kesilirdi. Tren, ya da otobüsle Ankara’ya gelirken sonsuz bozkırın içinde yolculuk ederdik.
Bu nedenle bu ormanlar hayal gücümü okşardı. Üstelik bizim oralarda kestane pek bulunmazdı. Oysa otobüsün penceresinden gördüğüm ağaçlar, kestane ağaçlarıydı ve  Bartın çevresindeki  ormanlar kestane ağaçları ile doluydu.
Bu gün yine,  yol boyu kestane ağaçlarını görünce, Günal Hanım’dan ilk ricam pazara çıkıp kestane almamız oldu.
Günal benim 40 yıllık arkadaşım. Ama hayat hepimizi bir yerlere savurmuyor mu! Kendisini 25 yıl kadar oluyor görmemiştim.
Yaşadığı büyük felaketi nasılsa duymuş, can havliyle, belki acısına bir nebze ortak olurum diye koşmuştum. Ama bazı acılar vardır ki ortak olabilmek son derece güçtür, ancak yaşanırsa bilinir, derinliği anlaşılabilir.
Sonrasında yıllarca görüşemedik. Uygarlık bir garip şey; bazen mutsuzluğa neden olsa da ara ara mutlu rastlaşmalara da kaynak olabiliyor.
İşte, bir gün, böyle bir arada, rastlantıyla, Facebook’ta karşılaşıverdik. Ve yıllar sonra birden kendimizi Bartın yollarında bulduk.
Yine kestane ormanları arasında kıvrılan yollar ve romantizmini ruhlara çiseleyen  bir yağmur vardı. Yuvarlanan yeşil tepelerin yamaçlarında ise kırmızı damlı evler...
Bartın girişinde bir kır lokantasında mola verdik.  Şap Şap köftelerimizi sipariş ettik. Az sonra köftelerimiz, yanında kocaman bir tabak dombay yoğurdu ve kıpkırmızı domates söğüş, nefis Bartın ekmeği ile masamızdaydı.
Masaya konan porsiyonların büyüklüğüne bakıp acaba çok mu sipariş verdik diye düşünmeye başlamışken, hiç konuşmadan yemeğimizi yediğimizi, soluk almadan masada ne var ne yok, hepsini silip süpürdüğümüzü farkettik.
Günal Hanım’ın annesi Suzan Hanım: - Bizim Bartın’ın kızları Kavşak suyu içtikleri için güzeldirler, diyor. Kavşak suyu eski Bartın’da, sokakların köşe başlarında bulunan bazı çeşmelerden hâlâ akıyor.
Elime bir bidon alıp çeşmeye gidiyorum. Çeşme başında yaşlı bir kadın, çeşmeden su alanların bidonlarını doldurmalarına yardım ediyor. Yardım ettikleri de karşılığında ona bazen 25 kuruş veriyorlar. - Yoksulluk oğlum, diyor, sabahtan beri  bir lira kazanabilmiş. Cebinden çıkarıp kazandığını gösteriyor.
Etraftaki ev hanımlarının bakkal, pazar alışverişlerini de yapıyormuş. Onlar da üç beş kuruş veriyorlarmış. Yaşı 75. Ama yüzündeki kırışıklıklar 90 yaşında gösteriyor.
Kestane almaya pazara gidiyoruz. Tertemiz ve düzenli bir pazar. Satıcıların hemen hepsi kadın. Hepsi de tatlı dilli ve konuşkan kadınlar.
Pazara, Bartınlılar, “Garılar Pazarı”  adını vermişler. Halk ağzında bu “Galla Pazarı” olmuş. Her kadının önünde bahçesinde yetiştirdiği meyve ve sebzeler, yumurta ve peynirler var.
Kestane ve ayva alıp dönüyoruz. Suzan Hanım dolaptan sebzeleri çıkarıyor. Kızına: - Hadi bakalım, misafirlere bugün Bartın’ın ıspıtını pişirelim, diyor.
Günal Hanım anlatıyor: Elleri boyadığından Bartınlı kadınlar ıspıtı kocalarına temizletirler. Temizleme işi erkeklerin, pişirme işi kadınların.
Ama bu defalık ıspıtı temizleme işini Günal Hanım yükleniyor.
Bartın sokaklarında dolaşıyoruz. Eski evler koruma altına alınmış. Bir çoğu yenilenmiş. Bütün bunlarla birlikte tatlı dilli, konuşkan Bartınlılar güzel bir bütünlük meydana getiriyorlar.
Günal Hanım bir mağazada çalışan bayana bir şeyler soruyor. Kızın yüzü öyle güzel ki, dayanamayıp: - Ne kadar güzel yüzünüz var!, diyorum,
Gülümseyerek evet, diyor. Çünkü kavşak suyuyla büyüdüm.
El işlemelerinin satıldığı bir başka mağazanın sahibi, Günal’ın çocukluk arkadaşı. 26 yaşında eşini kaybetmiş, iki çocuğuyla dul kalmış. Kadere mütevekkil: Sonrasında evlenmedim. Zaten buralarda böyle bir şey düşünülemezdi bile. Gelenek böyle. Çocuklarımı kendi emeğimle yetiştirdim. Çok şükür hayatlarını kurtardı her ikisi de, diyor.
3 katlı bir ahşap yapıyı geziyoruz. Duvarlarda 1930’lu ve 1940’lı yılların fotoğrafları, raflarda kalın albümler içlerinde taş plaklar var: Safiye Ayla, Münir Nurettin, Zeki Müren..
Salonlarda koltuklar, yatak odalarında yataklar artık boş. Sahipleri bir başka dünyaya göçmüşler. Ahşap merdivenlerden patırtıyla inip çıkan çocuklar da yok.
Ruhunu kaybetmiş eşyaların üzerine yılların tozuyla birlikte insanı buran bir hüzün çökmüş. Bir zamanlar neşeli sofraların kurulduğu bahçede de aynı hüzün hissediliyor.
Komşu evde yaşayan bakıcı kadın yanında tatlı bir çocukla geliyor. Bahçedeki ceviz ağacından topladığı cevizlerden veriyor.
Cevizler inanılmaz iri. Her biri normal cevizin iki katından daha büyük. Cevizlerimiz çantamızda, evin arkasındaki dere boyuna, köprüye iniyoruz.
Gençler sahil yolunda elele, gençliğin şiirli havasındalar. Şair ise dere ve köprüyü resme dökmüş:
 
kırlentte bir resim, elimle yaptığım:
Bartında bahar: asma köprüsünden Kocanaz deresi
sağda ortaokul; okulda çocukların sesi
Çakır Beyler’in elma bahçesi
derede kayık, dümeninde ben, Küreklerdeyse sen
hava berrak, hava ılık, hava temiz
suda sarmaşıyor gölgelerimiz...

Yorum beslemesine abone olun Yorumlar (1 gönderilen)

avatar
Ratusratus 16/11/2011 16:33:25
Ben 2 ay kadar Kanada'da öğrenci olarak bulundum,maddi imkansızlıklardan ve çok boyutlu bir insan olamayışımdan Kanada'dan ayrıldım ve hemen akabinde Bartın'da 5 ay kadar çalıştım. Burada yazdıklarınız Bartın'a dair önemli noktaları çok güzel vurgulamış. Kavşak suyundan içenler mutlaka Bartın'a tekrar dönerler diyorlar, bakalım belki ben de ziyaret maksatlı bir zaman Bartın'da bulunurum.
Çok iyi Çok kötü
0
Uygunsuzları bildir
toplam: 1 | gösteriliyor: 1 - 1

Yorum gönder

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

Captcha
  • Arkadaşına gönder Arkadaşına gönder
  • Sayfayı yazdır Sayfayı yazdır
  • Düz metin Düz metin

Tagged as:

Bu yazı için etiket yok

Image gallery

Bu yazıyı oyla

0