Acılar Yolu
Kıyamet Kilisesi’nde, gözleri yaşlı, mum yakıp, İsa’nın mezarındaki kutsal taşa dokunan gözü yaşlı dindarlar; Yahudi mahallesinde, Sinagog’da Torah’ın sayfalarını döndürerek okuyanlar; Mescid-ül Aksa’da ellerini açmış dua edenler; insanlığın kardeşliği, eşitliği için neyi, ne kadar yapıyorlar?
HALİT ANGINER/CANADATÜRK
Roma valisi hakkında şikayette bulunulan sanığı cezalandırmayı düşünmüyordu. Ama statükoyu savunanların baskısına direnemedi.
Kendi yönetiminin de selameti için ölüm cezasını vermek zorunda kaldı. Yargılanan çarmıha gerilecekti. Çarmıh artı (+) işareti şeklinde birbirine çakılmış iki ağaç kütüğünden meydana geliyordu. Ve sanık kendi çarmıhını mahkeme kapısından infaz yerine kadar bizzat kendi taşırdı.
İsa da kendi çarmıhını kendi taşıyacaktı. Zayıftı, güçlü değildi. Zorlukla yüklendi işkence aletini. Bir sokak ötede yere düştü. Sonra yine yüklendi. Öteki, sokak başında annesi bekliyordu. Romalı askerler, yoldan geçen bir gence çarmıhı taşıyan İsa’ya yardım etmesini emrettiler. Çevresindeki insanlara Tanrının krallığını anlatan İsa’nın başına, işkence olsun diye, dikenli telden yapılma bir kral tacı takmışlardı. Bu tacın yaralarından akan kanlar gözlerini örtüyordu. Bir kadın İsa’nın yüzündeki kanları temizledi.
Sonunda infaz yerine gelindi. Ve İsa’yı çarmıha çivilediler.
Kendisinden önce gelen peygamberlerin dininin ideallerinden sapıldığını söylüyor, ebedi mutlulukların yaşanacağı cennete ancak sevgi ile varılabileceğine inanıyordu.
Doğru yolu göstermek, insanoğlunun günah olan kötülüklerden kurtulmasını sağlamak için acılara, işkencelere katlandı. Bunu başardı da. Dünyada iki milyar insan ona inanıyor ve onun yolunda gidiyor.
Ama hazin bir hikayedir bu aynı zamanda. İsa, mevcud dinin temel kurallarını çiğnediği için çarmıha gerildi. Kendisinden sonra gelen inananları ve takipçileri, onun adına, onun kurduğu dinin kurallarını çiğniyorlar diye, diğer tarikat mensuplarını, düşünürleri, bilim adamlarını, çağlar boyunca, yargıladılar, mahkum ettiler. Hatta cayır cayır yaktılar.
İsa’nın mahkum olduğu mahkemeden çarmıha gerildiği yere kadar yürüdüğü yol , “Acılar Yolu” adını taşıyor ve Hristiyan hacılar, bugünkü Ömeriyye Medresesi’nden başlayarak, Kıyamet Kilisesi’nde biten bu yolculuğu rahipler önderliğinde yapıyorlar.
Kıyamet Kilisesi, İsa’nın çarmıha gerildiği, çarmıhtan indirildiği ve bedeninin gömüldüğü yere yapılmış. Hristiyanlığın ilk zamanlarından beri birbiri içine veya bitişik yapılan, eklenen bir yığın bina karmaşık bir bütün meydana getirmiş; labirent gibi, gizlerle dolu, haşmetli, büyüleyici.
Hristiyan mezhepleri, Hristiyan dünyasının bu en kutsal mekanını pay edememişler. Bu yüzden rahipler arasında kanlı kavgalar oluyormuş. Kavgaların nedeni kilisenin tamiratı, bakımı temizliğinin yapılması ile kazanılacak sevapların pay edilememesi. Bu sevapları sen değil, ben kazanacağım davası.
Osmanlı idaresi Kıyamet Kilisesi’nin içini mezheplere pay ederek meseleyi çözmüş, kilise anahtarını ise Müslüman bir aileye vermiş. Bugün de kilisenin kapısını bu Müslüman ailenin bir ferdi açıyor ve kapatıyor.
Ömeriyye Medresesi’nden yola çıktık. İsa’nın 2000 yıl önce geçtiği yoldan, sırtımızda çarmıh kütüğü yerine omuz çantası, fotoğraf makinesi, Kudüs sıcağında yürümeye başladık.
İsa’nın bu yolculuğu boyunca başından geçenleri, çarmıhı taşıyamayıp düştüğü yeri, annesi ile karşılaştığı yeri gösteren plaketleri bulup okuyarak yolumuza devam ettik.
Sokaklar, İsa’nın 2000 yıl önce kurtuluşları için onca eziyetlere katlandığı insanlarla doluydu. Kimisi ona dualar ederek çektiği acılara bir nebze ortak olmak, o acıları duymak için yürüyor, bir diğer kısmı ise onlara İsa’nın çektiği acıları simgeyen hatıra eşyalarını satmaya çalışıyordu.
Uhrevi ve dünyevi işler bir arada içiçe geçmişti.
Bir labirenti andıran sokaklarda, öyle güzel el işi eşyalar satılıyor ki insan dayanamıyor. Üstelik fiyatlar da uygun.
El dokuması, tahta baskı bir masa örtüsü beğendim. Parasını ödedim. İş yeri sahibi, paket yapana bir şeyler söyledi. İçime bir şüphe girmedi değil, ama adam öyle kibardı ki, kuşkulandığım için utandım. Eve gelince açıp baktım. Masa örtüsünün benim aldığımla hiçbir ilgisi yok: Hem küçük, hem desenleri bozuk. Rengi de farklı. Bir daha gelemeyeceğimizi, gelsek bile iş yerini bulamayacağımızı düşünmüş olmalılar. Ertesi gün geri götürdüm. İtiraz edecek oldular, ama kalabalık olduğumuzu görünce, uzatmadan, bir gün önce beğendiğim örtüyü paket yaptılar.
Akşam üzerleri, Müslüman kesiminde sokaklar mevsim sebze ve meyvelerini satan çoğu kadın, satıcılarla doluyor. İnsan kendini Anadolu’nun herhangi bir kasabasındaki pazar yerindeymiş gibi hissediyor.
Orada bulunduğumuz günlerde asma yaprağı mevsimiydi. Siyah çarşaflı yüzlerce kadın, önlerinde yaprak dizileri, üç beş salatalık, bir kaç domates, yollara dizilmişlerdi.
Bütün şark pazarlarında olduğu gibi bir insan seli dolduruyor her yeri. Kudüslü Müslümanlar genellikle yumuşak başlı, dost davranışlı insanlar.
Ancak, çektikleri acılar, ikinci sınıf sayılmalarının verdiği duyguyla olsa gerek, bazıları olmadık yerde, olmadık sert tepki verebiliyorlar.
Gelecek belirsizliği kadar kötü bir şey olabilir mi?
Kudüs yarım yüzyıla yakın bir zamandır, Filistinliler için yarının nasıl olacağı bilinmeyen bir yer gibi görünüyor. Böyle bir yerde büyüyen çocukların geleceğe ait ne gibi bir planları olabilir? Nasıl mutlu olabilir bu çocuklar? nasıl normal tepki gösterebilirler?..
Kıyamet Kilisesi’nde, gözleri yaşlı, mum yakıp, İsa’nın mezarındaki kutsal taşa dokunan gözü yaşlı dindarlar; Yahudi mahallesinde, Sinagog’da Torah’ın sayfalarını döndürerek okuyanlar; Mescid-ül Aksa’da ellerini açmış dua edenler; insanlığın kardeşliği, eşitliği için neyi, ne kadar yapıyorlar?
Dualarında bu çocuklar da var mı?
Etkileyici Al-Aksa Mescidi’nin yapımına, Kudüs’ün Müslümanlara geçmesinden hemen sonra başlanmış. İlk yapılan binalar depremlerde yıkılmış.
Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde, yapılan ilavelerle Tapınak Şövalyeleri’nin karargâhı olmuş. Salahattin Eyyubi sonraları bir yangına kurban giden mihrabını yaptırmış.
Memlükler zamanında ilave edilen bir bölüm var. Tavan, Mısır Kralı Faruk, mermer sütunlar ise Mussolini tarafından hediye edilmiş.
Görüldüğü gibi, hemen hemen bütün Kudüs yapılarında değişik inançların ve ulusların, idarecilerin katkısı var.
İnsan yapısı bu binalar aynı caddenin her iki yanında barış içinde, yüzyıllardır bir arada yaşıyorlar. Bu güzel yapıları, inandıkları aynı ve tek Tanrıya adayanlar ise birbirlerini her çeşit silahla paralamaya devam ediyorlar.
Acılar Yolu’nda çekilenler bitmiyor.. Acılar bitmiyor.. Bitmek bilmiyor..
Meryem Ana’ya ait olduğu söylenen mezarı ziyaret ediyoruz. Bunun için Kudüs’ün yamaçlarındaki yapının upuzun merdivenlerini iniyor, çıkıyoruz.
Mola verdiğimizde, aklıma İzmir civarında olduğu söylenen Meryem Ana mezarı geliyor. Mezarın yerini bildiğini iddia eden ve gazetecilere anlatan kişi, kendisine: “Bize yerini göster” dendiğinde, karayollarında çalışan dozerlerin yanlışlıkla mezarı söküp yıktığını söylemiş. Yani mezardan eser kalmamış.
Söyledikleri doğru ise vahim bir olay elbette. Eğer doğru değilse, bu olay insanoğluğun inandığı, sevdiği ve saygı duyduğu kişileri nasıl yakınında görmek, hissetmek istediğini gösteriyor.
Yunus Emre’nin, Karaca Ahmet’in, Anadolu’nun birden çok yerinde türbelerinin bulunması aynı nedenden olsa gerek.



Yorum gönder